"The books "ASKI UVEYSI" will be the first to change the World!"

Animated Sidenav Example

Click on the element below to open the side navigation menu.

☰ open

SESLİ SOHBETLER





Bu video 2124 kez izlendi.

Marifette Enaniyet ve Allah Kıskançtır Açılımları

 

Allah’ın ve Resul’ünün selam ve bereketi üzerinize olsun. Bizlerinde selamları, sevgileri üzerinize olsun.

Enaniyet, benlik, ego. Diğer bir deyiş ile Kur’an’daki adı ile şeytanın adımlarına ayak uydurmak. Yaratılmış kullar içerisinde ilk defa ortaya çıkaran, kendisinden ihtas edilen, ortaya çıkaran İblistir. Asıl adı, Azazil’dir. Allah, Azazil’e bana ibadet et dedi, namaz kıl demedi. Azazil baktı, meleklerin namaz kılışlarını topladı, cem etti. Rabbi ondan namaz kılmasını istemediği halde, namaz kıldı.  Envar-ül Aşık’ın da bin yıl, kırk bin yıl, seksen bin yıl gibi bir rivayeti var. Doğrusunu Allah bilir. Ama yapmış olduğu gayretinden dolayı Allah, ateşten yaratılmış olmasına rağmen nurdan yaratılan meleklere öğretmen eyledi. Bu kendiliğinden dedi ki; “ bak ben oldum, onlar nurdan yaratıldı ben ateşten yaratıldım. Ben onlara öğretmen oldum” diye içinde başladı. Allah’ın onu yüceltmesi, aslında biraz sonra daha da açacağız. Allah, Kur’an’da “ her şeyi çift yarattım” diyor. Büyük lütuf verirken size, imtihanı da dengelemek zorunda. Çünkü alem bir denge, bir düzen üzerine kurulu. O kadar hassas bir düzen ki, insan bedeni hatta düşünceleri de burada. İnsan burada, iyiden yana ağırlığını koyar, aklını kullanır ve bu konuda hayatına sokarsa, iyiyi- güzeli, dengede yücelmiş oluyor. Yaklaşmak için bahane. Balonun ağırlıklarını atıp, uçması gibi deyin. Öbür tarafta, “ ben oldum” dediğinde, aslında biz hiçbir şeyi oldurabilecek bir güce malik değiliz. Kur’an’da diyor ki “ bir sivrisineği yaratamazlar” diyor. Yaratılmış bir sivrisinekten kalıp alamazsınız. Bu Marifet yolunda yürürken, Allah size o kadar çok lütuflar verecek ki, akıllarınız almayacak. İki yolu var:

Birincisi, bu kadar az ibadete bu kadar çok lütuf olur mu deyip, sevincinden gönül yaşları ile ağlamak var.

İkincisi, tersi, “ ben oldum, aleme sultan oldum, o kim ki, bak ben onu geçtim, ben daha iyiyim, o benim öğrencim, ben Allah’ın has kuluyum” dediğinizde defteri dürüyorlar. Zikiri eksik yapabilirsiniz, namazınızı kazaya bırakabilirsiniz, hiç hoş değil. Olur, insanlık hali, günlük yaşantınızda bunların telafisi var.Ama Yunus’un ağzı ile dersek; “ oldum dediler, merdivenden ittiler”. E ne olur ya, 13 basamaklı, 15 basamaklı merdivenden itseler ne olur? Hayır, o güne kadar yapmış olduğunuz bütün zikri silerler. Ben bir buçuk yıl, Mehmet Abiniz 26 ay ceza yedi. Sizin en çok dikkat edecek olduklarınızdan “ bu verilenler birer lütuf, bize sadece şükrü düşer, öğünmek değil”. Övündüğünüz an, önce uyarırlar. Dinlemezseniz, kovarlar. Kovmadılar bizi, hamd olsun. Kapıda bekledik. Bir buçuk yıl, zikrediyorum, perde açılıyor, kapıda duruyorum. Namaz kılıyorum, perde açılıyor, kapıda bekliyorum. Yolda yürüyorum, perde açılıyor, halim nicedir diyorum, kapıda duruyorum. Bir buçuk yıli sessiz bekledim. Neden biliyor musunuz? Allah bana o kadar çok lütuflar verdi ki. Hiç kimseden duymadım, yaşamadım, çevremde yaşayan da yok. Havada yürümekten tutun da, arzuladığınız bir şeyin hemen gelmesinden tutun da.  Sorduğunuz soruya cevap almak olsun, şeriat üzerine sorduğunuz soruya, birinci elden Rabbim meleklerin ağzı ile size öğretmesi olsun. Adamın akılları almıyor. Akıl zaten şaşkın. Daha da şaşkın hale geliyor. İşte o zaman geldiğinde, “ ay ben Allah’a sevgili oldum, ya da ben evliya oluyorum galiba” dediğim an. Bakın bunu söylüyorum sadece. Cahilim, bilmiyorum. Namazı eksik kılarsınız, yanlış kılarsınız, Rabbim kabul edebilir. Ama bunu asla kabul etmiyor. “ ben oldum” dediğinde defter dürülüyor. İş bitmiştir. İşte, canlı şahit, yanımda. 26 ay cezalı, 18 ay cezalıyım. Bu birincisi. Hiçbir şekilde yaratılmışların gücü yok. Ancak lütfun sayesinde oluyor. Verilenler, bize birer hediye. Bana verilen hediyenin sahibi ben değilim. Zahirde benim. Bana verilmiş, beyfendiye verilmiş, kardeşime verilmiş. “ verenin şanı ne yücedir” dediğinizde, birincisi enaniyetten uzaklaştınız. Bende güç yok, bütün güç ve kudret Allah’ındır. La havle vela kuvvetenin Türkçesini idrak edin. Bende bir güç yok. Nasıl bir güç yok canım. Bu senin gücün değil. Anlatılan güç, masadan telefonu alman, sobaya bir odun atman değil. Odunu içindeki nefsin içine atıp yakabiliyorsan, güzel. İçindeki telefonu kullandırabiliyorsan, yani o alemden birebir ders alabiliyorsan, aldığını da idrak edebiliyorsan, kesin alıyorsun. Aldığını da idrak ettiğinde “ ben oldum” demeyeceksiniz. Sizi olduruyorlar… size hediye verene ancak şükür, teşekkür gerekir. Bize düşen bu.

İkincisi, korkusu olan bir insan, yükseklik korkusu olan bir insan, uçurumun kenarına asla yaklaşmaz. Ne yapar? Uzak durur. Sizler günlük yaşantınız içinde dualarınızla ya da, Rabbinz ile başbaşa kaldığınızda, dua etmenize bile gerek yok. Zikir anında ya da yolda yürüken “ RABBİM, BENİ ENANİYETTEN UZAK TUT, ŞEYTANIN ADIMLARINA AYAK UYDURTTURMA” dedin mi, işte Kur’an’da diyor ki Rabbim “ dua edin, duanıza icabet edeyim”, işte icabet ediyor. Bize düşen bu. Çok zor değil ki….

İkincisi, korkan bir insan, korkulabilecek, başına gelebilecek bir tehlikeden uzak durur. Uçurum korkun varsa, yükseklik korkun varsa, uçurumun kenarına gelmezsin. Uzaktan seyredersin. Enaniyette böyle. Korkuyorsan, yaklaşmazsın. Enaniyete ancak cahiller düşüyor. Mehmet Hocan cahil mi? Dünde cahildi. Ben mi? Ben de cahildim. Cahil olmasaydım, bu hatayı yapar mıydım? Bana bu kadar çok lütuf veren Allah’a şükredeceğim yerde, övünce gittim. Nereye gittim? Şeytanın adımlarına, Kur’an’daki açılımıyla şeytanın adımlarına ayak uydurdum, övündüm. İşte hata bu.

Kurtuluş, daha güzel. Yapacak olduğunuz üçüncü basamak:  yapacak olduğunuz iyilikleri, yardımlaşmayı arttırın. Allah’ın ahlakı ile ahlaklanın. Cömert olun, sevgili olun, bağışlayıcı olun, affedici olun, yardımcı olun. Paylaşımcı olun. Zikri yayan olun, hele hele. O zaman sizi zaten tehlikeden çekiyor Rabbim. Ben bunu yaşadığım zaman, kimseye zikir vermemiştim. Umarım, herhalde Mehmet Abinizde bir ya da iki kişiye zikir vermiştir. Ama orada hep cahillikti.

Şimdi, asıla gelelim. Korktuğunuz şey başınıza gelmez. Yardımı da Allah’tan istedik mi, enaniyetten uzak oluruz. Bunu idrak edelim. Hiçbir şeyi yaratabilme gücümüz yok. O dilerse. Bunda anlaştık mı?

Enaniyet aslında, övünme, kibir sahipleri mayasında. Zikre girdiğimizde hepimizde kötü huylar vardı. Kibir vardır, oyun vardır, kumar oynamak vardır, içki içmek vardır, bir sürü, dedikodu vardır, gıybet vardır. Bu zikirde bunlar sizden, haberiniz olmadan alınır. Kur’an’da diyor ki “ biz senin sırtında eziyet veren yükü almadık mı?” diyor. E alıyor, haberimiz olmadan alıyor. Hasta mıyız? Hastalığımızı alıyor. Korkularımız mı var? Korkularımızı alıyor. Yerine cesaret veriyor. O zaman mutlu oluyorsun. İşte güvenme burada başlıyor. Şunu hiç unutmayın. Allah bir kuluna ne kadar çok lütuf veriyorsa, o, bu kadar büyük bir imtihana hazırlansın. İmtihandan kurtulmanın tek yolu, kaderde verilenler hariç. İmtihandan kolay kurtulmanın yolu, şükrünüzü arttırınız. Kur’an’da demiyor mu Rabbimiz “ neden kullarım az şükrediyor?” diyor. İşte bu emrine karşılık. Manada bize öğretildi. Biz günde iki rekat şükür namazı kılıyoruz. Söylentilerimizi, düşüncelerimizi uygulamaya sokmuş oluyoruz. Kur’an da böyledir. Okuyacaksın, anlayacaksın, hayatına sokacaksın. İşretsen dört rekât kıl. İster her namazın ardından kıl. İstersen önünden kıl, hiç önemli değil. Ama şükredici bir kul olarak, O’nun huzurunda ol. E biz zaten namaz kılıyoruz. E namaz bizim zaten borcumuz kardeşim. Allah’ın bizim üzerimize yazdığı bir borç. Onları ödüyoruz biz.

Şimdi üç halde kurtulabiliyoruz.

  1. O’ndan yardım isteyeceğiz.
  2. Büyüklük taslamayacağız. Şeytanın adımlarına ayak uydurmayacağız.
  3. Beni koru, sen Allah’sın, ben kulunum. Üçüncüsü ve en önemlisi, şükür.

Bunları yaptıktan sonra, enaniyetten uzaksınız.

Bakın bu gün size dün akşam sohbetteyken arkadaşlarım kısas, Kur’an da ki ismi ile Kasas Suresinde “ size yapılanın misli ile yapın” ayeti gereğince, biz ne anlıyorduk? Dediler. Biz onu açtık orada. İzin verirseniz oradan başlayalım, sohbetimize.

Kısas ya da kasas. Hristiyanlıkta Hz. İsa diyor ki “ birisi size bir tokat vurduğu zaman, yanağınızı çevirin, öbür tarafa da vursun”. Bizim dinimiz diyor ki, biri size bir tokat vuruyor bir tane, siz de bir tane vurun, kesmez se iki tane vurun” diye anlıyorduk. Bunu beş yaşında çocuk ta anlar. Gelin size Marifetin açılımında kısasa bakalım.

Kısas, size verileni misli ile iade etmektir. Ya da sizin verdiğinizi misli ile geri almaktır, kısas. Peygamber Efendimize (s.a.v) salatı selam gönderiyoruz, değil mi? Ardından kimleri ekliyoruz? Ehlibeytini, ashabını ya ni gelmiş geçmiş bütün peygamberleri, evliyaları ekliyoruz. Ev halkını ekliyoruz. Şehitleri, alimleri ekliyoruz. Ekliyoruz da ekliyoruz. Ailemizden insanları ekliyoruz. Gönderdiğiniz her Peygamber Efendimize(s.a.v) salatı şerife, misli ile size O’ndan sevgi olarak dönüyor. Kısas bu. Rabbimize tevhit söylüyoruz. Kelime anlamı, senden başka Allah yok. Ama manadaki anlamı, seni çok seviyorum. O da sana sevdiğini gösteriyor. Yedi milyar insan içerisinde, sorduğun soruya cevap veriyor, yardım ediyor. Darda kaldığında elinden tutuyor. Korkuların varsa alıyor, yanlışların varsa siliyor. İşte bu, kısas. Buradan bakalım. Ben Mehmet kardeşime ya da Filiz Hanıma ya da şöyle yaptım, o bana teşekkür ediyor. O da kısas. En büyük kısas, kulun Allah’ı ile, kulun Resul’ü ile, kulun Resul’ün ve Allah’ın sevdikleri ile yaptığı kısastır. Biraz daha açalım. Her Pazartesi ve her Perşembe günü Peygamberlerin hepsi toplanıp, sevgili Peygamberimizin(s.a.v) huzuruna gelirler. “Ey Allah’ın habibi, senin ne güzel ümmetin var. Bizim soyumuz kurudu. Yolumuzu şaşırtırdılar, sapıttırdılar. Ardımızdan bize salatı selam gönderen yok. Ama senin ümmetin sabah-akşam bize senin vasıtanla salatı selam gönderiyor. Biz senin ümmetinden razıyız, ey Şanlı Resul, sen de razı ol” deyince Peygamber Efendimiz(s.a.v) dişlerini gösterecek şekilde gülümsermiş. İşte, sevindirin Peygamberi. Siz O’na hergün salatı selam gönderiyorsunuz, O’ da size sevgilerini gönderiyor, nurları gönderiyor. Ehlibeytini gönderiyor size, öğretmen gönderiyor. Sorularınıza cevap veriyor. işte kısas bu. Marifet’in kısası bu. Aşkta var, sevgi de var, merhametlilikte kısas var. Siz bir köpek yavrusuna, bir kedi yavrusuna biraz mama koydunuz ya da süt aldınız, karnını doyurdunuz değil mi? O, inanın sizin rızkınızı ummadığınız yerden ya da eşinize, ya da çocuğunuza, mutlaka geriye gelir. işte kısas bu. Çok mu zor bir kediyi doyurmak. Hiçbir şey yapamıyorsanız, ekmek kırıntılarını çöpe atacağımıza  pencerimizde bir kutuya koyun, kuşlar yesin onu. Merhamet ettin, verdin. O da sana merhamet ediyor, cömertliğini gösteriyor. İşte kısas bu. Bizim 1’imize en az Allah 10 sayıyor, 40 sayıyor, 70 sayıyor. Kur’an da anlatıldığı gibi “ bir buğday tanesinden 7 başak çıkar”,  7 başakta her birinde 100 vardır. 700 katta verir. Yunus’un dili ile söylersek: “ birine bin katar, az değil”. Çevremizde o kadar çok kısas yapabileceğimiz. Hepsini bırakalım. Bu sadece Allah, Peygamber, resül, evliyalar değil. Birbirimizin arasında da kısas var. En kolayı, en cömerti bize sevap olarak en çok geriye dönüşü , bir kardeşimizi zikire sokmak. Onu Allah’a ve Resul’e sevgili etmek. Bizim hiç birimiz, günlük yaşantınızda gördünüz, ileride daha iyi bileceksiniz. Şimdiden de biliyorsunuz. Sizin öğrencileriniz, yetiştirdiğiniz, zikre kattığınız kardeşleriniz de size teşekkür edecekler. Allah razı olsun, diyecekler. Neden? Yaşadığınız bir güzelliği, bir para beklemeden, bir menfaat beklemeden, ne dünyevi ne ahret, bir menfaat beklemeden, bizim yaşadıklarımızı sizde yaşayın. Allah o kadar cömert ki, diyoruz. Gelin, diyoruz. Ücret istemiyoruz, teşekkür de istemiyoruz. Tamam istemiyoruz ama o alem veriyor ya….

Size geçen gün, sitede, ben giremedim, ev taşıyordum. Dedim ki, Veysel Karane ile ilgili, Ladikli Ahmet Ağa ile ilgili bir soru sordum, cevabını verin dedim. Üç gün, zaten girmiyordum ya, ilgilenmedim. Üçüncü günün sonunda Banu, Burak “Hocam bunun cevabı nedir, doğrusu nedir?” dedi. Hepsi doğru dedim, okumadan. Neden? Benim beklentim, odur ki, her kesin kendisine göre doğrusu vardır, bilgisi vardır. Bu kabul. Tartışmıyorum, araştırmıyorum. Herkesi kısacık bir tefekküre sokabilmekti. Namaz elbette bir insanın, bir kulun Allah’a yapabileceği en güzel ibadet ama, sevap orada sınırlı kalmıyor. Tefekkür, bin aylık namazı, bin yıllık namazı, bin vakit namazı veriyor. Bir kardeşimize bu kısacık tefekkürün içerisinde ne demişlerdi Burak? Yüz bin rekat namaz. Buyrun…. Ladikli Ahmet’ e gelinceye kadar neden Hızır A.s. ın kıssaları açılmadı da Ladikli Ahmet bunu faşeyledi dedik? Bunu bu kadarlık düşünmenize, yüz bin rekat namaz verilmiş. Kırk sayalım ortalama, bölün, kaç yüz günlük namaz çıkıyor. Bir anlık düşünmekle. İşte bizim dinimiz, bu gün yabancıların anlattığı gibi, bir terör dini, bir cehalet dini, geçmişte bir lokma bir hırka dini değil. Yunus Emre’nin dediği gibi “ Müslüman çok çalışacak, çok kazanacak, helalinden kazanacak, kazandığından infak edecek”. Sen miskin, ben tembel, bu pasifize, o yapmış, kenarda bir lokma bir hırka yok. Kim doyuracak geride kalanları? Bende yoksa neyi infak edeceğim? Âlem açken niye kendime bakacağım doyuracağım diye? Doyurun. Kısası anlattık. Anlatmaya da devam edelim. Kendi aramızda da var, kısas. Eşimizle var, çocuklarımızla var, komşularımızla da var. Hastayken, bir tas çorba götürmek, halini hatırını sormak, kapısını çalmak, bu da kısas. Kısası biz sadece Hz. İsa da anlatılan bir tokatlaşma ya da kavga babında ya da sürtüşme babında düşünmek çok yanlış. Allah’ın ve Resul’ün böyle bir şey ile ilgisi alakası yok ki. Siz Kur’an daki açılımları, herkese kolay gelen açılımları bir tek şifre veriyorum size şablon, ya da bir poşet ya da bir çuval, onun adı SEVGİ. Her şeyinizi, her düşüncenizi sevginin içerisinde yoğurun. O kabın içerisinde. İnanın, dünyaya bakış açınız, Allah’ı idrak etme- sevme açınız dahi çok gelişecek. İlla ki SEVGİ. Unutmayın, Kur’an’ın ilk emri , OKU. İlk harf ELİF, elif te SEVGİ’dir. Yunus demiyor mu?

Elif okuduk ötürü,

Pazar eyledik götürü,

Yaradılanı severiz,

Yaradandan ötürü, diyor. Hangi dinde bu kadar Hümanizm var. Hristiyanlıkta san bir tokat vuran olursa çevir öbür tarafa da vursunlar. Niye vurdurayım kardeşim? Benim kitabımda yazmıyor, bir tokat vurana bir tokat daha vurdur diye. Ama bağışla diyor. Hadi buyur. İşte Elif. Eşinizi seviyorsunuz, işinizi seviyorsunuz, çocuklarınızı seviyorsunuz. Sevmeye devam ediniz. Onun üzerinde çevrenizdekileri de sevin. Müslümanları sevin, insanlara yardım etmeyi sevin.

Yunus Emre bir şiirinde buyuruyor ki;

“Benim sana ettiğim kötülüğü, sen ban etmezsin” diyor Rabbime. O kadar merhametli ki. Hep bizi korkuttular. Allah’ın sevgi dolu, merhamet dolu olduğunu, doksan dokuz isminden hepsinin sevgiden, ikisi hariç, Celal ve Kahhar hariç. Hepsinin yarattığı kullar üzerinde tam bir egemen bir şekilde, hakim bir şekilde, merhamet, cömertlik, sevgi, yardımlaşma, bağışlama, affedici, yüceltme ile olduğunu öğretmediler. Yunus öğretti, Mevlana öğretti, 800 sene önce. Allah’ın geçmişteki büyük veli kulları, Abdülkadir Geylani öğretti. Aziz Mahmut Hüdayi öğretti. Öğrettiler hep bize. Unutturdular bize diğer cahiller. Allah’ın kâfirlere hak göreceği, kendisinin hak göreceği, itiraz eden, asi kullarına gösterecek olduğu cezayı, hep, Müslümanların üzerine lanse ettiler. Böyle korkuttular. Ama biz içimizde sevgi olduğunu çok geç öğrendik. Biz öğrendik, çok mutluyuz. Allah’ımıza hamd olsun. Bizi doğru yola ilettiği için. Bize bu sevgisini, merhametini verdiği için. Ama bu merhameti arayan on binler  değil, yüz binler değil, milyonlar var. Bize düşen, onlara ulaşmak. Hiçbir karşılık beklemeden. Bu yolda sizi incitecekler. Sizi üzecekler. Hazırlıklı olun. Ateşin her yandığı zaman ısı ve ışık çıkarabilmesi, onun yanmasını gerektiriyor. Ama çevresine faydalı oluyor.  Hem ısıda, hem ışıkta. Siz de onun gibi olun. Bırakın nefsiniz yansın. Acıyan ruh değil, ruh üzülmüyor. Ruh seviniyor. Biz zannediyorduk ki o üzülüyor. Hâlbuki içimizde bir de ruh var. O tabiri caiz se, amiyane söylüyorum. Bağışlayın. Göbek atıyor nerdeyse sevincinden. Yıllardır esirdi, varlığından haberimiz yoktu. Ama şimdi haberdar olduk. İnsanlara bunları öğretin. Allah seni bağışlamaz diyeni bağışlamaz Allah. Allah’ın işine ne karışıyorsun? Nasıl bağışlamazmış? Envar’ül Aşık’ın da anlatıyor:

Resullullah: ümmetimin ömrü kısa, günahları çok, yanlışları çok, onlara uzun bir ömür ver Rabbim, günahlarına tövbe etsinler, diyor.

Ey! Muhammed, diyor. Bak şu denize. Denizde bir küçücük ada, ada da tek bir ağaç, ağaçta da tek bir kuş, kuşun ayağında bir çamur lekesi. Ey Habibim, diyor. Senin ümmetinin toplam günahları, benim gözümde bu kuşun ayağındaki çamur kadardır, diyor. Onu tövbe denizinde, mağfiret denizinde bağışlarım, yıkattırırım onların ayaklarını diyor. İşet yolumuza, tövbe ile başlıyoruz. Zikrimizde ne var ki? Tövbe, salatı şerife,  hediye, işte kısas. Kısasın en güzel tarafı, hediye. Siz Allah ve Resul’üne, sevdiklerine veriyorsunuz. Onlarda size veriyor. Bu dünyada yansıması bu. Bir de mezara, kabire girerken, doğrusunu Allah bilir. Siz Allah’a, Resul’e, evliyalar sevgili olduğunuzda, Azrail onlarla beraber gelecek. Yakışıklı, sevimli bir arkadaşınız kılığında gelecek. Hristiyanların anlattığı gibi, elinde orak, siyah kapüşonlu bir cüppe ile gelmeyecek. O, gelse gelse içimizdeki münafıklara gelir. Bize gelmeyecek. Kabire girdiğiniz zaman, sizi tekme tokat dövmeyecekler. Kur’an da ayette gayet açık anlatıyor. Melek, Münker ve Nekir diyor ki; “ biz sizin zaten Müslüman olduğunuzu biliyoruz, işte Allah’ın sana vadettiği cennet, otur ve seyret” diyecek. Kalktığınız zaman nurla kalkacaksınız. Her Müslümanın yaptığı iyiliklerin karşılığında sağında nuru olacak, bir de ibadetinin nuru olacak. Karanlıkta o yolda yol bulacak. Güneşin olmadığı yerde. Ama siz üveyslerin, sabükünlerin Allah tarafından sıddıklık mühürü yiyenler, Allah’ın vaftizde nedir? Allah’tan daha iyi kim boya( mühür) vurabilir” dediğinde. Size bir gün gelecek, Allah mührünü de vuracak. Kulum diyecek size. Damgalamış, basmış mührünü.

Münker  Nekir’e  ne hesap sorması düşecek? Haddine mi? Allah kulum demiş. Hayır, sen kulu değilsin mi diyecek? Hesap mı soracak? Mahşerde kalkarken bir de nur olacak sizde, hiç bu kitaplarda anlatılmayan. En büyük stadyumlarda, geceleri atların koştuğu hipodromda yana ışıklardan çok daha, binlerce kat fazlası ışığınız olacak. Önünüzü aydınlatacak. Bu da sizin ardınızdan gelenlerin yani zikir verdiklerinizin nuru olacak. Ama öyle bir ışık ki… bu gün bildiğimiz el feneri ile karanlıkta 15 kişi yürüyebilir. Ama o nurda bir tek siz yürüyeceksiniz. Sevdiğiniz yanında nur getirmediyse, o ondan mahrum olacak, göremeyecek. İşte bu zaman ve mekânı biz yeni bir dirilişteki zaman ve mekân ölçüsünde algılayamayız. Benzeri olur ama arasında çok farkı olacak. Zahirde benzer ama, batında farklı olacak. Şefaat izni verilenler olacak. O şefaat izni verildiği zaman ailenizde çok sevdiğiniz bir insanı, eğer imanı yoksa yardım edemezsiniz. İşte orada perdeler kalktığında o Allah’ın nurumdan üfledim dediği ruhunu görürseniz, ona şefaat edilir. Tamam, benim oğlum yesin, içsin, kumar oynasın, her türlü kötülüğü yapsın, ben onu bağışlarım, yok öyle bir şey. Hz. Resulullah en güzel örneğini vermiş. “ Ey kızım Fatıma, diyor, babanın Peygamber olduğuna güvenme, Allah’a kulluktan vazgeçme, baban bile kurtaramaz seni” diyor. Ama bugünkü sahtekârlar ne diyor? Ben seni cennete götüreceğim diyor. Haddine mi senin? Allah aşkına adam Allah oluyor, şirke giriyor, haberi yok.

Bırakın bu cahilleri, cahille işimiz yok bizim. Ben, burada, sizlerin o gözlerinizdeki o ışığı görüyorum. Yıllar önce Rabbim bana onu göstertti. Her birinizde bir tek arzu var. Karşılık beklemeden, Allah ve Resul’ünü sevme. Eyvallah. Sevginizi O’na gösterme, eyvallah. Bir de bu güzelliklerden başkaları da faydalansın, ana sebebimiz bu. Peki, gelelim kısasa. Siz Allah’a veriyorsunuz, Resul’e veriyorsunuz. Bu dünyada sevgilerini gösteriyorlar, nurlarını gösteriyorlar, yardım ediyor. Asıl işe gelelim. Mezardan kalktığınızda 6 cihetten nurlanacaksınız. İlk defa söylüyorum. Allah Kuluna 6 cihetten bakar. Şimdi konuşacaklarım çok büyük fırtınalar koparır. Çok ezber bozacak. Şeytana dönelim, iblise. Allah’tan kıyamete kadar yaşama iznini alınca, “ haydi mühlet verilenenlerdensin” dedikten sonra Allah vaadinde dönmeyeceğini bildiği için. Ama dedi, ben kullarının önüne, arkasına, sağına ve soluna oturacağım. Dört yönde onları şaşırtacağım. Çoğunu şükredici bulmayacaksın, dedi. Kur’an ayeti. Ama senin ihlasa erdirdiklerin hariç. İblis dört yönden saldırır. Dört yön, kuzey, güney, doğu, batı değil. Bir, geçmişte yaptığınız hataları sizin yüzünüze vurur. İki, sağından saldırma, yardımlaşma yapacağınız zaman bir sadaka vereceğin zaman bir cömertlik yapacağın zaman, yapma dedirttirmek için bekler, sağından saldırır. Önünden saldırması, senin geleceğin ile ilgili korku ve endişeleri, vesveseleri verir. Solundan saldırması, seni günaha itmek için her türlü tezgâhı kurar. Namaz bunu bozuyor. Beş ile. Namaz kılan, şeytan dört yerden saldırıyor, namaz beş yerden bozuyor. Beş vakit namaz bunu bozuyor. Etkisiz hale getiriyor, artıya geçiyor. Siz zikir ehilleri, sabükünler, altıncı cihetten geliyorsunuz. Yukarıda Rabbim, yeraltında geçmişteki evliya ve öğretmenlerin nuru ile siz cennet yolunda yürürken, mezardan kalktığınızda; yerde, gökte, sağınızda, solunuzda, önünüzde nur âlem nur olacak. Altı cihet bu. Rab diyor ki: “ Allah kuluna altı cihetten bakar”. Öğrendik mi? Hiç korkmayın. Ben cennete mi gideceğim? Ne fark eder ki? Cehenneme mi gideceğim? Götürmezler. Enaniyete girmediğin sürece yok. Enaniyetten nasıl kurtulacağımızı öğrettik. Şükür ile, yardım isteme ile, iyilik yapmak ile.

Öyle güzel bir yoldasınız ki. Oturup, ağlıyoruz. Çok ağladım. Hala daha ağlıyorum zaman zaman. Ama bu bir korkunun, cehennemde kebap olmanın korkusu değil. O’ndan uzak kalırsam, O’na ibadet edememekten korkarım. Bir de şükürden ağlıyorum. Sana hamd etmekten Peygamberim aciz kalmış, ben nasıl hamd edeyim seni? Bu kadar az ibadete bu kadar çok olur mu diyoruz. Veren Gani değil mi? Rauf değil mi? Zül celal vel ikram değil mi? Zengin değil mi O?  En büyük ikram sahibi değil mi O? Karşılıksız veren değil mi O? Veriyor. Peki, Kur’an da ne diyor? “Yapılan iyiliğin bedelini peşin öderiz”. Hadi gelin biz Peygamberlerden başlayalım, evliyalardan başlayalım. Biz mezara girerken onlarda gelecekler. Sizi düğüne götürür gibi, bir eğlenceye götürür gibi, keyif alacağınız bir yere götürür gibi gelecekler. Yoksa orakla, keserle gelmeyecekler. Onlar da size bu dünyada yaşadığınız sürece sabah ve akşam hediye verdiğiniz için kısas olarak. Onlar sizin hediyelerinizi kerhen alıyorlar. Emaneten alıyorlar. Onlar bir de kendilerinden size verecekler. Hadi gelin, hesaptan çıkın. En basit matematik örneği. Düz mantık yapalım. Biz bir 11 ihlas bir Fatiha okuyoruz. Peygamber Efendimizden(s.a.v), evliyalara, şehitlere, Veysel Karane Pirimize, meleklere, hepsine gönderiyoruz. Tamam. Bu gerçek, evet. E kısas nerde kaldı? Onlar vermez mi? Elbette verecekler. İşte akıllar o zaman şaşacak. İşte siz o sevapları, ahirette geçen para olarak düşünün. Orada aç var. Nasıl aç var?

Kur’an da ne diyor Rabbim “ amellerin en güzelini haber vereyim mi size? Kıtlık zamanında açı doyuran, köle azat edendir”. Aç kim? Cennete gitmek için üç,beş,on,elli,yetmiş, belki bin sevap ihtiyacı olan vardır. Sizde sevabı manevi para olarak düşünün, bu dünyanın benzetme olarak, ödeyeceksiniz bedeli, cennete gelecek. Ya da cehenneme kökten gidecek. İbadet etmemiş, Allah’ın yap dediklerini yapmamış ama imanı var. Dikkat! İmanı var. Bedelini ödeyeceksiniz, cennete alacaksınız. Şefaatçilik kim? Nereden buldun? Bakın nerden buldu? Şanlı Peygamber Efendimiz(s.a.v) buyuruyor ki: “ kim benim unutulmuş bir sünnetimi, öğrenir, yapar ve öğretirse, yüz şehit sevabı verilir” diyor. Peki bir şehit, 40 ila 70 kişiye şefaat edecek. Yüz şehit sevabı alırsanız ki aldınız. Bir kişiyi zikire sokmakla. Kendinizi de kurtardınız. Bir kişiye de öğretmiş olsanız, 4000 ila 7000 kişiye şefaat edeceksiniz. Yetmedi. Dikkat! Veysel Karane Pirimiz milyarlar, trilyonlar bağışlama yetkisine sahip oldu hırkayı aldığı zaman. O da size verecek. Yetmiyorsa O yardım edecek. Allah’ın vekilleri değil mi? Resul’ün vekilleri değil mi? Sevgilileri değil mi onlar? Niye korkuttunuz bizi bu güne kadar ey cahiller? Allah’ın en büyük emrini bizden iyi biliyorsunuz, ilahiyatı bitirdiniz. Kur’an da en büyük, zikir ediniz diyor. Zikir etmiyorsun. E biliyorsun ki Peygamber Efendimizin(s.a.v) bir hadisi var.  Peygamber Efendimiz(s.a.v) mahşer yerinde “ ümmetimin en şerlilerine şefaat edeceğim” diyor. En şerliler kim? Bugün bizim dinimizi, diyanetimizi, şeriatımızı anlatanlar. Zikretmiyorlar. En şerli bunlar. Bildikleri halde, yapmıyorlar. İşte Resul onlara yardım ederse edecek. Ve onlarda Cuma vaazlarında, hutbelerinde “ Allah’ım bizi, Resulullah’ın şefaatine nail eyle” diyor. Ona gidecek o. Allah’tan istemiyor ki.

Peygamber Efendimiz(s.a.v) Miraca çıktığında Rabbimiz sordu. “ Habibim, ümmetini sen bağışlarsın, yoksa ben mi bağışlayayım” dediğinde. Resulullah buyurdu ki: “ Rabbim, ben senin kadar merhametli değilim, onları sen bağışla” dedi. Bizi bağışlayacak olan O. Siz Allah için gözyaşı döktünüz, gönül yaşı döktünüz. Allah için hizmet ettiniz. Allah size bir lütufta bulunacak. Kur’an da kendisi demiyor mu Rabbim: “ yapılan iyiliğin bedelini peşin öderiz”. Hem bu dünyada diyor arkadaşlar hem ahret için ödeyecek. Hiç korkunuz olmasın. Siz bir kişiyi dahi olsun cennete götürebilmeye bakın. Ben nasıl olsa kazandım sevabı, cennet bana yeter demeyelim. Cennette kat kat ya. Aynı katta çok çok büyük binalar var, bahçeler var. Biz onu da vazgeçtik. Bu dahi, Allah’ın tuzağı. Nefsini bu dünyada terbiye etmemiş, hayvani nefs ile cennete gelecek olanlar var.  Nefsin ne olduğunu bile bilmeden, yapmış olduğu ibadetlerinden, yardımlarından dolayı, zikir etmediği için nefsini bilmeden cennete gelecek onlarca değil, milyonlarca insanlar var. Onların dünyadayken bir tek istedikleri, ahirette cehennemde yanmamak, yemek, içmek, eğlenmek. Nefslerini hayvan getirdiler, hayvan götürecekler. Siz hayvani nefsinizi inşallah insani nefse çevireceksiniz. İnşallah, içinizden bazıları bu dünyada-ahirette hepiniz ayrı-insani nefislerinizi de nurani nefse çevireceksiniz. İşte dert üstü, murat üstü, istenilen nefs bu. Elestteki halinize döneceksiniz. “Her şey aslına rücu eder diyor” Kur’an da. Allah vaadinden dönmez. Bitti. Neyi tartışayım? Allah’ın huzurunda neyi tartışayım? Ben O’nun merhametli, cömert, bağışlayıcı olduğuna iman ettim. Amenna, sadakna ve iman ettim. Hepimiz iman ettik.

Allah’ın bize verdiği lütuflardan bak diyorum benim karnım doydu. Bu aç bunu doyur. Onu sen doyur, diyor. Benim sana verdiklerimi sen doyur, diyor. Allah’tan hep istiyoruz. İyilik ver, güzellik ver, sağlık ver. İşte şunu ver, bunu ver. İstiyoruz. Elbette isteyeceğiz. İstemek kulluk hakkımız bizim. O vermez mi hiç? O verir. Ama O’nun bize verdiklerinden biz, ihtiyaç sahiplerine verebiliyor muyuz? Soru bu. İşte “ ölmeden evvel ölünüz” diyor Şanlı peygamberimiz(s.a.v). Münker ile Nekir sana hesap sormadan sen kendi vicdanına bu dünyada hesap sor. Helal mi kazanıyorum? Eksiğim ne? Yanlış mı yaptım? Ne yapmam gerekli? Öğrettik yolu. Tövbe, salatı şerife, hediye, tevhit. Bu kadar basit mi? Evet, var. Bunları amele sokman, eyleme sokman, iş olarak göstermen ne? Cömert olmak, yardımlaşmak,zikiri dağıtmanız. Ne olur bir kitabı verseniz? Ne olur sitenin ismini yazsanız. Bakın ben böyle huzura erdim diye, stresi, sıkıntısını iş durumundan ya da eş durumundan ya da sosyal yaşantısındaki ya da bulunduğu iş yerinde sıkıntısı olan bir insanı, bakın ben huzuru böyle buldum. Gel sende yap, sen de huzuru bul, demeniz bile. Ona yol gösterecek bir levhadır. Muharrem Hocanın size yaptığını siz başkalarına yapıyorsunuz. Bir farkı yok ki. Allah’a varılacak yeri Ankara olarak düşünürsek bu dünyada, ister Erzurum’dan gel, ister Konya’dan gel, ister Kastamonu’dan, ister İzmir’den gel. Ama , gel….bir gün Allah’ın huzuruna mutlaka geleceğiz. Ama isteyerek gelmek mi güzel?  İstemeden gelmek ver? Tercihinizi yapın, diyor. Ey akıl sahipleri diyor. Çok güzel bir yoldasınız. Kimseye ihtiyacınız yok. Abinin, efendinin, nefsini bilmeyen bir sahtekârın elini öpmenize, ona saygı ve ihtimam göstermenize hiç gerek yok. Siz sevginizi, saygınızı, Allah’a, Resul’e, şehitlere kısaca O’nun sevdiklerine gösterin, iş bitmiştir. Bu kadar basit mi? İnanın, bu kadar basit. Zorlaştıran bizim yobazlar. Nefsini bilmeyen insanlar bizi helak ettiler. Yanlış yöne çektiler. Kısası anladık mı? Kısas ne kadar güzelmiş değil mi? Siz bir veriyorsunuz, 124 bin peygamber bakın saymıyorum evliyaları, şehitleri, âlimleri, hocalarınızı da saymıyorum. Sadece 124 bin ya da 114 bin peygamber sizin bir ömür boyunca verdiklerinizi katlayarak size hediye edecekler. Haydi, buyur. Onlarda kısas yapacaklar. Öğretmeniz de yapacak. Şehit te yapacak. Evliya da yapacak. Veysel Karane de yapacak. Hızır a.s. da yapacak. İnanın, Hızır a.s. ile ben defalarca görüştüm. Mehmet Hocanız utanmadan bir de kalkmış, Hızır a.s. a, bizi zikri öğreten peygambere, zikir vermeye kalkmış.

Mehmet Hocamız: Suyu verdim ama.

Muharrem Hocamız: Suyu verdin de, zikir de verseydin dedim, onu da verseydin. Verecektim ama kalktı, gitti diyor. İşin esprili tarafını bir kenara koyalım. Her cemaat ve tarikat size bir saldırı olduğunda ya da sizi incitmeye kalktığında biraz üst pencereden bakalım. Her tarikat ve cemaat, ehlibeytin üzerinden, Hz. Ali’nin üzerinden, şeyhlerinin üzerinden Peygamberimize gider, iş biter. Yalnız, sizler o kadar şanslısınız ki, iki peygamberden icazetlisiniz, çift kanatlısınız. Onlar tek kanat ile gidiyorlar. Bu kadar yol aldılar. Sizin bir kanadınız bir peygamberiniz de Hızır a.s. O’nun öğrencisi Veysel Karane. Oradan biz geliyoruz. Biz çift kanatlı kuşlarız. İkinci Asr-ı Saadet bunun için kuruldu. Size bir sır daha vereyim. Hz. Resul’ün hırkasını vermesinin anlamı,  2. Asr-ı Saadet’in başlamasının sembolüdür o hırka. Hz. Ömer’e vermedi. Hz. Ali’ye vermedi. Hz. Osman’a vermedi, Hz. Ebu Bekir’e vermedi. Bunların ikisi kayınpederi, ikisi damadıydı, vermedi. Kime verdi? Aşkın sembolü, aşkın efendisi Hz. Pirimiz Veysel Karane’ye verdi. Bütün evliyalar, Aziz Mahmut Hüdayi’den tutun, onların hocaları olsun, her tarikat ve cemaat, Abdül kadir Geylani’den tutun, her tarikat ve cemaat, tarikatlarını kurdular. Cemaatlerini kurdular, işleri bitti. 2. Asr-ı Saadet, tarikat üstünde ümmet fikri ile başlıyor. Bedi-üz Zaman Said’i Nursi’ ye soruyorlar, Mektubat 19 da soruyorlar, sen pir misin şeyh misin? Diyorlar. Ben Hocayım diyor. Senin kurduğun bu yol, tarikat yolu mu? Cemaat yolu mu dediklerinde: Tarikat ve cemaat yolu kapandı, bu şimdiki zaman tarikat zamanı değil, hakikat zamanı diyor. Yani her kişinin, 1. Asr-ı Saadette olduğu gibi, Peygamberi nasıl buldularsa, nasıl iman ettilerse, 2. Asr-ı Saadette öyle olacak. Burada oturan onlarca kardeşim bilmelidir ki; asla şüpheye düşmesinler. İleride çok iyi bileceksiniz. Kur’an da anlatılıyor, ufuklarda çok daha iyi bileceksiniz. Yani uzak zamanlarda. Yaptığınız zikir karşılığında çok daha iyi bileceksiniz. Şurada her biriniz Allah’ın, Resul’ün sevgililerisiniz, gözbebeklerisiniz. Hadi canım, demeyiniz. Bir bilen üstünde bir bilen vardır. 2. Asr-ı Saadetin öğretmenlerisiniz, doktorlarısınız, mühendislerisiniz, hocalarısınız. 2. Asr-ı Saadet sizinle başlıyor. Dikkat! Sır, cemaat değil, ümmet fikri ile başlıyor. Bir olan Allah’ın huzurunda bir olması gereken Müslümanlarla başlıyor.

Önemli olan şu. Bunun idrakinin ne kadar önemli olduğunu zaman içerisinde yaşayarak bileceksiniz, tartışmıyoruz bile. Bu gün, bu soğuk günde, Rabbimiz lütfetti bize, içimizi ısıttı. Siz dışarının soğuğuna aldırmadan, dışarıda oturarak bunları dinliyorsunuz. Yayın, bunları. Çok büyük merhametli olan bir Allah’ın, çok merhametli olan bir Peygamberin, her daim yardımda bulunan bir Hızır a.s. ın öğrencilerisiniz. Allah’ın kulu, bunların öğrencilerisiniz. Siz, hiç orta yerde bırakılır mısınız? Allah aşkına, hepimiz araştırmacıydık. Hepimiz hasbelkader kendimize göre araştırdık. Şu cümleyi, hiçbir yerde, tesadüf olarak okudunuz mu? Duydunuz mu? “ALLAH’IN VE RESULÜN SELAM VE BEREKETİ ÜZERİNİZE OLSUN EY HANE HALKI”. Allah aşkına. Elini vicdanına koysunlar. Bizi kabul etmeyen, kabul etmek istemeyen tarikat ehli de kendilerine merhamet etsinler, bize değil. Ellerini vicdanlarına koysunlar. Bunların efendilerine bu kelam indirildi mi? Söylenildi mi? Yunus’un şiirinde “ birine bin katar, az değil” diyor. İşte birinize bir katacak. İnsanlar aç, doyurun. Manen doyurun.  İnsanlar korkuyorlar, cesaretlendirin. Günahımız var diye korkuyorlar, bağışlar deyin. Ben bilmiyorum diyor, öğretir deyin. Anlatın. Beni nasıl yetiştirdi ise, şuan sizi nasıl yetiştiriyorsa, yarın onları da yetiştirecek. Bir farkla, onların işleri daha kolay. Neden? E, sizler gibi öğretmenleri var. Ortaya çıktığımda, sudan çıkmış balık gibiydim. Kimseyi bilmiyordum, ne olduğunu da bilmiyordum. E, getirdi, bu hale getirdi. Siz zannediyor musunuz ki, Muharrem Hoca üç tane- beş tane kitap okudu, böyle yaptı. Ne alakası var? Hiç alakası yok. O seçmiş. İşte insanlar burada, yanlışa düşüyorlar. Neden onu seçmiş. Adam beni değil, Allah’ı sorguluyor, şirke gidiyor, haberi yok. Cemal Hoca’yı neden seçmiş, Hacı İsmail’i neden seçmiş? Banu kızımı neden seçmiş? O seçiyor, ben ne bilirim?

Gelelim güzelliğe. Kısası öğrendik. Bizim aklımıza dahi gelmeyecek sevaplar sizin için hazırlanmış, istiflenmiş, bekliyor. Mahşer yerinde hepsi birden getirip, verecekler. Hepsi birden gelip, o peygamberler o evliyalar diyecekler ki: “ Ey Habibimiz, Ey Şanlı Resul, senin bu ümmetinden biz razıyız” her pazartesi ve Perşembe söylüyorlar, bir de mahşer yerinde söyleyecekler. Agah olun. Neden korkayım? Bakın önceleri hepimizde bu vardı, korkutulduğumuz için. Acaba cennete gider miyiz? Acaba cennet ehli olur muyuz? Günahlarımız bağışlanır mı? Diye düşündük, en azından. Ya da ben şu kadar kötü kulum da, Allah beni bağışlar mı diye düşündük. Geçin bunları, unutun. Cennet dahi bir oyuncak. Cennette ast olan tek şey, devamlı Rabbin cemalini, Resul’ün cemalini seyredebilmektir. Bütün saltanat burada. Nefsini, hayvani nefsini cennete getirenler, yemeği-içmeyi-eğlenmeyi düşünecekler. Haklarıdır, elbette yiyecekler-içecekler-eğlenecekler, veren O. Biz ne anlarız. Ama asıl lütuf, Allah’ın cemalini seyretmektir. İnanın ben, Enver’ul Aşık’ını okuyuncaya kadar, bu zikrin içine girip o alemden ders alıncaya kadar, bunun varlığından haberim yoktu. Bilgi sahibi değildim. Ama şimdi, iman ettim. Nereden nereye geldim. Bunu bilin, bunun öğünmek için söylemiyorum. Zikirde yıllarını veren kardeşlerimi de aynı şey söylüyor. Sizler de aynısını söyleyeceksiniz. Değişmiyor ki… Kaynak bir, pınarların çıkış yerleri farklı. Ne fark eder? Öğretmenden çıkmış, mühendisten çıkmış, işçiden çıkmış, tamirciden çıkmış. Kaynak bir. Pınarlar ayrı. Sizde pınarsınız, verin âlem sulansın. Su ihtiyacını görsün, manevi sulayın onları.

Dünkü sohbetimizde bir ara dedik ki, Allah kıskançtır, çok kıskançtır dedik. Allah nasıl kıskanç olur diyor. Çok güzel bir soru. Bakın, siz bu zikire başladınız, bir haftalık ta olsanız, bir aylık ta olsanız, üç aylık ta olsanız. Allah sizin çevrenizden bazı insanları uzaklaştırdı. Siz biliyordunuz ki, bu benim kankam diyordunuz. Ay bu ne kadar iyi, ay bununla benim aram ne kadar iyi. Siz öyle zannediyordunuz. İçinden iğneliğimmiş, halk arasındaki deyimi ile. Rab, o ilerde size zarar vereceğini bildiği için, sizin etrafınızdan onları alıp, atıyor. Neden atıyor biliyor musunuz? Sizi çok sevdiği için, çok kıskandığı için. Size zarar vermesin diye, atıyor. Bu en hafifi. Çevrenizdeki üç beş kişiden topluluğa dönüştürür. Topluluktan, cemaatlere- tarikatlara da aştırır, sizi âlemde yapar. Sizin dünyayı sevmenizi istemez. Ya ben işte şu evi alsam, şuraya yatırım yapsam, şu mu bana para getirir, şunu mu yaparım, çocuğum üniversite hangisine gider? Hangi dershaneye göndereyim? Bu sorulardan azat olun. Kolay değil. Elbette düşüneceksiniz. Elbette çocuklarınız için gayrette bulunacaksınız. Ama son sözü,-siz düşünmekte serbestsiniz, gayret etmekte de serbestsiniz- son sözü Allah’a bırakın. O en güzel şeyleri hakedecek yeri biliyor, gaybi bilgileri, gaybi bilen O. Siz çocuğunuzun doktor olmasını istiyorsunuz, belki fizik profesörü olacak. Ben bilmiyorum ki. Bilen O. Gelelim kıskaçlığa. Sizin dünyayı sevmenizi istemez. Hal dili ile der ki Rab: “sen dünyanın meşakkati ile uğraşma, alamadım, koyamadım, tutmadı, gitmedi, gelmedi. Bunları bırak, ben senin işini ayarlarım. Sen beni sevmeye devam et diyor.

Siz O’nu sevmeye devam ederseniz, bir kardeşimiz var, watsupa bir girdi çıktı, kendine göre bazı düşüncelerinde çok haklı. Bazı kardeşlerimiz keramet görmek için geliyorlar diyor. O, ben istemiyorum, ben sadece Allah’ın aşkını istiyorum dedi. Allah inadına ona keramet üstüne keramet verdi. Onun elinden inadına keramet çıkarttırdı. Çünkü Kur’an da diyor ki Allah “ istemeyene isteyenden çok veririm”. Gelelim kıskançlığa. Sizi çok seviyor. Sizin başka şeyler ile sevinmenizi, ilgilenmenizi istemiyor. Onları düşünerek ayıracak olduğun zamanı diyor, beni sevmeye, on tane fazla la ilahe illallah söylemeni, yüz tane fazla la ilahe illallah söylemeni istiyor. Siz O’nu sevmeye başlayınca, bu sefer sizi korumaya alıyor. İşlerinizi kolaylaştırıyor. Çözülmeyen problemleriniz, işte, eşte, aşta ne oluşa olsun çözülmeye başlıyor. Çözülmüyorsa bile size uzaktan ışık yakıyor. Kurtulacaksın diyor. Tünelin ucunu gösteriyor. Tamam tünel bitmemiştir ama ucu gözükmüştür, biraz sonra bitecek. Bunu veriyor. Bu da yetmiyor. Sizi korumaya aldıktan sonra siz O’nu seviyorsunuz. O’na zamanınızı fazla ayırdığınız zaman diyor ki, ben falan kulumu çok seviyorum, siz onu sevin. İşte sözün bittiği yer bu. Önce etrafınızdan temizler, yalnız bırakır. Aslında O’nun yalnız bırakması sizin için çok büyük faydadır. Bilemezsiniz, hangi gün, hangi saatte dedikodunuzu mu yapacak, kuyunuzu mu kazacak, size zarar mı verecek? Maddi ya da manevi bir zarar mı verecek? Bilemezsiniz. Ama O biliyor. 

Kıskançlığına gelince, şunu söylüyor. “Ey kulum, ben seni çok seviyorum, seni doğru yola ilettim, seni zikrime aldım. Dualarını kabul ettim, senin başında, sana ileride sıkıntı verecek olanı aldım, sen beni niye sevmiyorsun, sev” diyor. Sev…. Bak ben seni çok seviyorum diyor. Bunu idrak ettiğinizde Allah’tan korkmamanız başlıyor. Neden korkmamak? Cehennemde yanmamak. Başınıza kötü bir iş gelecek, kızınız varsa onun hakkında korkularınızı alıyor. Oğlunuz varsa, eğitim durumu ile eş durumu ile korkularınız varsa alıyor. Siz o enerjinizi, zamanınızı “ben seni seviyorum” demenizi bekliyor. Aslında biz burada yine yanlıştayız. Biz gerçekten Allah’ın bizi sevdiği kadar sevemiyoruz. O bizi çok seviyor, inanın çok seviyor. Sevmese zaten zikrine sokmaz. Allah dilemeyince yaprak kıpırdamaz diyor. Size sabah-akşam zikretme zevkini, imkânını, sevincini veren O. Bir başka boyutta bakın. Siz, gerçekten samimi, ihlasla O’nu sevmeye başladığınızda, daha önceki seviyorum dediklerinizin ne kadar yavan, ne kadar basit olduğunu anlıyorsunuz. Birinci elden öğreniyorsunuz. Kumda yüzme ile suda yüzme bir olmaz. Siz kumda yüzmeden suda yüzmeye geçiyorsunuz. İşte onun zevki orada, serinliği orada. Heyecanı, keyfi orada. Allah’ı sevme de böyle. O’na sevmek için zaman ayırın, O sizi zaten seviyor. Kıskanç. Neden kıskanç? Senin başka bir şeyi yani dünyaya takılı mal, para, ev onların zaten sahibi benim diyor. Ben onları ödeyeceğim. Sen neden enerjini onlara veriyorsun? Onlarla niye vakit geçiriyorsun? Mülkün sahibi benim diyor. Zül Celal Vel İkram’ım. Sen beni sev. Her şeyini kolaylaştırayım diyor. Bu demek değil ki, ben eşimi, kardeşimi, arkadaşımı, çocuğumu sevmeyeceğim. Onlara ayıracak olduğum sevgiyi, hayır, ne alakası var? Dünyayı sevme. Nedir o? Bir araban varsa, ikinci arabaya takılma, iki evin varsa üçüncü evi almaya kalkma. Paran varsa bankada, yığmağa kalkma. Onlardan infak et insanlara. Bu. Hiçbir şeyim yok benim, ben fakirim diyorsan e tamam o zaman. Allah’ın ve Resul’ün selam ve bereketi üzerinize olsun demekten de mi acizsin? Bir selam versene. Komşuna iyi davransana. Bağışlasana onu.

Kıskanç, hem sever hem korur. Kul Allah’a olan sevgisini azalmayı ortaya getirmediğinde, sevgi o kadar çok büyüyor ki, küçücük bir fidandan kocaman ağaç çıkarıyor. O ağaçtan da meyve çıkarttırıyor. O sevmenin doruğuna erdirdiği an sizi, âleme sevdirir. Bizim, her şeyi elinde olan Allah’ın paranın, mülkün, sağlığın, geleceğin, her şeyin sahibi olan Allah’ın huzurunda, uğraşma bu çelik çomak oyunlarını bırak diyor. Çocuk oyunlarını bırak. Senin kaderinde ne yazıldı ise vereceğim diyor. Teminatın sahibi O. Yaşamın kaynağının sahibi O. Mülkün sahibi O. Sadece beni sev diyor. Çok zor bir şey mi istiyor. Eşini de seveceksin, işini de seveceksin aşını da seveceksin, çocuklarını da seveceksin. Elbette seveceksin ama o sevginin içerisinde O’na zaman ayıracaksın. İşte sevgi bu. Kıskanç, bunu biliyoruz biz, öğrendik. Size anlatıyoruz, siz de öğrencilerinize anlatacaksınız. Bunlar haberi olmayanlar, Allah diyor ki onlara, hal dili ile yardım ediyor. Hastaymış, iyileştiriyor. Yoksulmuş, ihtiyacını karşılatıyor. Kul bilmiyor. Allah bana lütfetti, sevdi diye şükür etmiyor. Sevgisini göstermiyor, şükür ile. Diyor ki yine: kulum bak ben seni seviyorum, beni sev. Sevmiyor, sevgisini göstermiyor. Kulum bak ben seni çok seviyorum, gel. Gelmem diyor. Zikir yap işte, sevgini göster. Sen O’nu anıyorsun, O da seni anıyor. Nerede anıyor? Hem bu dünyada, hem ahirette anıyor. Kıskanç, korur ve yüceltir. Sadece kıskanç değil ki Allah. İstemiyor, yaratılmışı sevmeyin diyor. Gölge onlar, bugün var, yarın yok. Baki olanı sevin, beni sevin, beni, beni. Beni sevin diyor Rabbim. Çok zor mu istiyor bizden.

Allah’a hamd olsun ki sizler bunu başardınız. Rabbim sizi çok sevmiş, sizi çizgi üstünde tutmuş. Sabah-akşam zikrediyorsunuz. Diyorsunuz ki, la ilahe illallah. Kelime anlamı, Allah bir, O’ndan başka yaradan yok. Tamam. Ama Marifet anlamı o değil ki. Seni seviyorum demek. Söyle, sabah-akşam. Onu istiyor, başka bir şey istemiyor ki. Bunun kdvsi yok, stopajı yok, gelir vergisi yok. Aksine, tam tersine size katkısı çok. İşte bütün iş, Kur’an’ı oku diyor. İkra diyor, elif diyor, sevgidir. Sevgiyle yap. Sev O’nu, başka bir şey istemiyor. Sevmenin mutluluğuna erdiğinizde, sevmenin bilincine erdirildiğinizde, bazı kardeşlerimiz sevgide o kadar güzel hallere geliyorlar ki… size de olacak. Zaman gelecek, seccadenizi sereceksiniz, hele kız kardeşlerimiz. Erkekler ne kadar şanslı, cumaya gidiyorlar, en önde yeri kapıyorlar, cennette en öne geçecekler, çok büyük sevap alıyorlar. Biz alamıyoruz diye düşündüğünüzde, öğrettik size. Seccadenizi iki dakika, üç dakika önce serin. Oturun.. Rabbim huzuruna geliyorken, “ Rabbim seni çok seviyorum, huzuruna geldim” de bakalım, bir gün sana ne diyecek. Hoş geldin, kulum diyor. Ama ondan önce size, nurlarını gösteriyor, sevgisinin işareti olarak. Nasıl bir toplulukta, bir insan eşine çiçek alıp verdiğinde, bir hediye alıp verdiğinde, ama topluluk içerisinde ama yalnızken verir, verir değil mi? Ve onu mutlu eder değil mi o? Evet. Sana da gecenin karanlığında nurlarını veriyor işte. Seviyorum seni… Sevmemiş olsa nurunu verir mi? Sevmemiş olsa, seni doğru yola iletir mi? Sevmemiş olsa, sana zikir yapma iznini verir mi? Sevmemiş olsa, senin tövbelerini bağışlar mı? Sevmemiş olsa, senin sevdiklerini korur mu? Sevmemiş olsa, sizin hayatınızı kolaylaştırır mı? O sevgiye layık olmanın tek yolu, şükretmek, gayret etmek. Her şey dönüp dönüp hepsinin zirvesinde, Elif’e geliyor. Bütün hayat bu. Kıskançlık yok O’nda. Merhamet çok O’nda. Bu zikre girmeden önce, yemin ediyorum, Allah’ın merhametli olduğunu biliyordum ama bu kadar merhametli olduğunu inanın bilmiyordum. Sizlerden farklı olarak benim bir farkım daha var. Çoğu kardeşim yaşadıklarını bana anlatıyorlar. Onlara verilen lütufları, sizlerden fazla biliyorum. O kişi sadece kendisinde olan lütfu biliyor ya da sitede yazılanları biliyor. Bir de sitede yazılmayanlar var. Kardeşlerin bize anlattıkları var. İster Mehmet’e anlatıyor, ister Banu’ya anlatıyorlar, ister Hacı İsmail’e anlatıyorlar, ister Yaşar kardeşime anlatıyorlar. Sorun değil. Biz daha fazlasını biliyoruz. Onlara verilen lütufları görünce, inanın hayretimiz bir kat daha artıyor. Böyle bir şey olur mu? E, veren O, ben ne bilirim ki? Ben bilseydim zaten, ilk aklım başıma geldiği gün zikrederdim. Heyhat, bize de 47 yaşından sonraymış o.

Hayatınızda sizin hakkınızda bilgileri siz önce kendiniz alırsınız. Daha sonra Rabbim sizi, sevdiğiniz, bildiğiniz ya da bilmediğiniz bir kardeşinizden sizin hakkınızda bilgi alırsınız. Kur’an da “ mümin, müminin aynasıdır” diyor. Müslüman, Müslümanın aynasıdır demiyor, dikkat. Ondan bilgi alırsınız, anlarsınız ki size getiren de güzel bir insan. Allah’ın sevdiği bir insan. O size ayna olmuş. İlla; Şems yaşasın, Mevlana Hazretleri yaşasın, ondan biz faydalanalım diye bir şey yok ki. Biriniz şems olmuşsunuz, biriniz Mevlana olmuş. Allah’ın huzurunda. Bu.

Nefse gelelim. Siz zikre ilk başladığınızda, yapmayın, etmeyin yol doğru değil, eğri, hiç şeyhsiz  yol alınır mı? Bu ve ya buna benzer başlar. Bundan sizi vazgeçiremez se, benimle sizi imtihan ettirir. Beni sorgularsınız. Bunu da geçin. Sonra diyecek ki: ya şimdi namazı kılma, yarım saat sonra kıl, on beş dakika sonra kıl, dinle be, yoruldun mübarek şimdi otobüsten indim bir dinlen, bir kahve iç, su iç, ondan sonra kıl. Dinlemeyin. Daha sonra artacak. Sanki sizin kırk yıllık kankanız, kardeşinizden daha fazla size merhamet edecek, yardım edecek, üçkâğıdını kuracak. İnanmayın, şunu aklınıza iyice yerleştirin. Onun ne dediğini bir kenara bırakın. Şeytan size zikrinizde, ibadetinizde ne kadar çok vesvese veriyorsa Allah’ın huzurunda söylüyorum, sizlerin huzurunuzda söylüyorum, siz o kadar kıymetlisiniz. Ne kadar çok size saldırırsa, siz ona o kadar çok düşmansınız. Ve Allah’a o kadar yakınsınız. Vesvese geliyor, altından kalkamıyorum, korkuyorum diyen kardeşlerimize söylüyorum: siz ne kadar çok vesvesenin içine itilmek istenirseniz itilin, o kadar çok kıymetlisiniz ve onu asla dinlemeyin. O ne söylüyorsa tersiniz yapın. Namazı 15 dakika sonra mı kıl diyor. Çay içiyorsun, su içiyorsun, bırak, koş namaza. Bir böyle, on böyle, elli böyle yaptığında, bu sefer taktik değiştirecek, taktik üstüne taktik kullanacak, başarılı olamayacak. Sonra diyecek ki size: ne halin varsa gör, diyecek, terk edip gidecek. İşte o zaman gerçek huzur gelecek. Unutmayın bir insana vesvese ne kadar çok geliyorsa, o kadar sevinsin. İblis bana şerefsiz dedi, çok hoşuma gitti. İblise göre şerefsizsem, o âleme göre demek ki güzel bir insanmışım. Buna bakın. Neden onun göstermek istediği yerden bakıyorsunuz? Bakmayın oradan. Kur’an’da açık açık söylüyor Rabbim: “ şeytanın adımlarına ayak uydurmayın”. Yani anlamı şu: onun gittiği yoldan gitmeyin dediği gibi onu dinlemeyin. İşte bu yüzden nefsimizle, iblis ile mücadele edeceğimiz için Allah’ın Resul’ü “ en büyük cihat, nefs ile yapılan cihattır” diyor. İşte bunu aşacaksınız. İşte bunu aştıktan sonra ehlibeyt sevgisi içinize gelecek. O kadar çok seveceksiniz. Ayırım etmeden, sonra Allah’ın bütün veli kullarını sevmeye başlayacaksınız.

Öğretmeniniz Aziz Mahmut Hüdai ise Somuncu Baba’yı da seveceksiniz. Abdülkadir Geylani Hazretlerini de seveceksiniz. Mevlana’yı seveceksiniz. Şems’i seveceksiniz. Allah’ın sevgililerini sevmeye başlayacaksınız. Oradan sonra ehlibeyte geçeceksiniz. Sonra Resul’ü seveceksiniz.  Ehlibeyt için Resul için gözyaşları, gönül yaşları dökeceksiniz. Bu da sevginizin işaretidir. Daha sonra da Rabbe gideceksiniz. Yol budur. Bunun dışında bir yol yoktur. Dün de vardı. Bilgi bir yerde toplanıp, dağıtılıyordu. Bugün ise bilgi orta yerde. Alan yok. Girin internete, alın gazeteyi, alın kitabı bakın. Ama burada bir şeye dikkat edin. Orada yazılanlar ya da anlatılanlar eğer bir fitne sahibinin ya da bir cahilin eseri değilse; velev ki öyle olsa bile, Şanlı Peygamber Efendimiz(s.a.v) Veda Hutbesinde bize iki şey bıraktı: Kur’an ve Resul’ün hayatı, hadisleri. Bunları uyuyorsa anlatılan doğrudur. Uymuyor, şüphe bıraktırıyorsa, muallaktadır. O zaman sorun, cevap versin, Rabbim. E, rabbim verir mi? Veriyor mu kardeşim? Rabbim, veriyor. O zaman benim abiye, efendiye ihtiyacım yok. Benim bir tek Allah’a ihtiyacım var. Peygamberime ihtiyacım var. Beni doğru yola ileten O. Güzel kokular gelmeye başladı mı?  Ne yapacakmışız? İblis ne diyorsa, vesvese ne kadar geliyorsa, o kadar sevgili olduğumuzu bileceğiz. Onu dinlemeyeceğiz. Tersini yapacağız. Bitti. Herkes yaptıkları ve yapmadıklarından sorumlu. Biz bir de düşüncelerimizden sorumluyuz. Bunun için düşüncelerinizi iyiden yana, güzelden yana, doğrudan yana kullanmaya çalıştırın kendinizi. Önceleri size zor gelebilir. Aslında hiç te zor değil. Teslim olan için zaten her şey hazır. Sadece kapıyı açıp, içeri girmek kalıyor bize. Her şeyi hazırlamış Rabbim, o âlem. Peygamber Efendimiz(s.a.v) hazırlamış, melekler hazırlamış, evliyalar hazırlamış. Aç kapıyı, gir içeri. Bu kadar basit.

Ben, Allah’tan beni cehenneme atacağı için korkmuyorum. Ben, cehennem korkusundan Allah’a ibadet etmiyorum. Sizin düşünceleriniz başta bu olsa bile, ileride bunu geçeceksiniz. Allah’a o gün kulluk yapamazsam diye korkuyorum. Yarın yaparım diye düşünmüyorum. Bu gün ben sana kulluğumu yapabildim mi, yapamadım mı? Kendimi bununla sorguluyorum. “ Ölmeden evvel, ölünüz” diyor Şanlı Peygamber Efendimiz(s.a.v). işte burada sor kendine. Ne kadar çok ibadet ederseniz ediniz, ne kadar çok taatta bulunursanız bulunun, her zaman için kendinizi eksik ve kusurlu bulacaksınız. Yine de ben sana layıkıyla kulluk yapamadım, dediğin an, işte o gün, o saat, o dakika da gerçekten layıkı ile kulluk yapmışsın demektir. Allah’ın bizden istediği, O zaten biliyor, bize öğretmek istiyor. Ve öğretiyor. Çeşitli metot ve tekniklerle öğretiyor. Yine de anlamıyorsak, elçisini gönderiyor. Melekleri gönderiyor, evliyaları gönderiyor, Hızır a.s. ı gönderiyor. Kısaca derim ki; “ Allah’a giden yolu bulan, başka ne arar?”. Kur’an’da demiyor mu Rabbimiz: “ Allah kuluna kâfidir”. Yetiyor. Yetiyor bana. “Neden Allah’ın yanında başka ilahlar ediniyor sunuz?” Diyor. Bir düşünün. Ne olur, Kur’an’ı okuyun, hayatınıza sokun. Müsait olduğunuzda, hiçbir şey yapamıyorsanız bile bir sayfa okuyun. Vallahi onu da okuyamıyorsanız, iblise inat, nefsinize inat, açon Kur’an’ı bir ayet okuyun, hamt edin, kapatın. Ama mutlaka okuyun. Kur’an “okuyun” diyor. Oku. Siz Kur’an’ın içindesiniz, Kur’an sizin içinizde. Birbirinizi seviyorsunuz ama yıllardır ayrı kalmışınız. Alın onu, Kur’an’ı koynunuza. Okuyun. Sokun ruhunuza. Bakın neler anlatacak size. Bakın, o âlem neler anlatıyor. Cemal Hocam bir cemaatin içindeydi 30 yıldır. Sonra tevhitte öyle güzel yol aldı ki. O âlem onun üzerine yönelmeye başladı. Yoruldu. Anlatıyor, insanlar dinliyorlar, yapmıyorlar, çekildi. Ne oldu şimdi? Rahatladın mı?

CEMAL HOCAMIZ: bir şifre daha geldi.

MUHARREM HOCAMIZ: Hadi, dinleyelim.

CEMAL HOCAMIZ:  O seni rahatsız edenlere diyeceksin ki; sizi dinlemem 100 lira, tespih tutmam 1000 lira. Bakın çil yavrusu gibi nasıl kaçacaklar, dendi.  O âlemin emri.

MUHARREM HOCAMIZ: Peki Mehmet hocanıza der ki iblis: sen niye açlık çekiyorsun, yokluk çekiyorsun? Git Alsancak’ta otur, biz adamlarımızı gönderelim. Bir şişe su oku, on bin dolara sat, dedi. Benim adamlar alır….. Hakikaten alırlar. Ama Mehmet’i de alırlar, cehennemin dibine sallarlar. Kur’an’da diyor ki: “ Veyl o kimselere,( tuuu, yazıklar olsun o insanlara ki) Allah’ın ilmini az bahaya satarlar”. Elli kuruşluk suyu, on bin dolara satıyor. İyi de, sana göre pahalı o, bana göre pahalı. Ona göre değil. Yazıklar olsun, diyor. Veyl, nedir biliyor musunuz? Siccin’den sonra cehennemin en büyük, en dehşetli yeridir. Şunu söyleyelim gene biz. Yunus ile bitirelim.

Elif okuduk ötürü

Pazar eyledik götürü ( yani bedava verdik)

Yaradılanı severiz

Yaradandan ötürü..

Ama o yaradılan kul da benim imanıma, inancıma küfretmediği sürece. Beni sapık yoluna davet etmediği sürece. Allah diyor ki: “ kim doğru yola iletildikten sonra, yüz çevirirse, cezası katlanılarak verilir”. Çünkü bilen ile bilmeyen bir olur mu? Olmaz. E, siz bilen oldunuz. Bilen olduktan sonra yüz çevirseniz, başınıza gelecek olanları Allah bilir. Ama bir şey bilin. O alem gaflete düşerseniz, hataya düşerseniz yine Allah merhametli, yine bağışlayıcı. Rahman O, Rahim O, Er rahim O. Böyle güzel, böyle merhametli ve cömert Allah sevilmez mi? Sevmeye devam edin, bizden onu istiyor. Başka şeyleri sevdiğimizde kıskanıyor, yapma diyor. Ben seni seviyorum, yetmez miyim sana?…

Her geceniz kadir, her gününüz bayram olsun. Ardınızdan gelenler çok olsun. Rabbim sizi iki cihanda aziz kılsın.

 


2018 © VeyselKarane | veyselkarane.com | All rights of the site are registered in the name of "Muharrem Karabay" .